Vefa Can Kaya: “Çağdaş kültür, insana yazgısını kabul edebileceği bir yol sunamıyor”

Samsun Üniversitesi Düşünce ve Sanat Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (DÜSAM) bünyesinde başlayan Fragmanter Film Okumaları, Samsun Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü Arş. Gör. Vefa Can Kaya eşliğinde Manchester By The Sea / Yaşamın Kıyısında filmi üzerine yapılan etkinlikle devam etti. 16 Haziran 2020 tarihinde online bir platform üzerinden gerçekleştirilen programda Vefa Can Kaya’nın psikolojik, kültürel ve toplumsal bağlamı dikkate alan film analizi ile katılımcıların titiz yorum ve gözlemleri, filmin çeşitli boyutlarıyla tartışılmasına imkân sağladı.

“Travma öncesi ve sonrasındaki büyük değişimi flashback’lerle görürüz”

Konuşmasını üç bölüme ayıran Kaya, filmin önce biçimsel özelliklerini, ardından konusunu kısaca aktararak daha sonra film üzerine değerlendirmelerini paylaştı. Yönetmenin filminde anlatım tekniği olarak flashback’leri tercih ettiğini ifade eden Kaya, filmin esas karakteri Lee’nin geçmişiyle bugünü arasında gidip gelindiğini ve filmin merkezindeki elim hadisenin henüz filmin ortalarında ifşa edildiğini vurgulayarak şu ifadeleri kullandı: “Yönetmenin flashback’leri seyircinin heyecanını artırmak ve bulmaca çözdürmek amacıyla kullanmadığı sonucuna ulaşabiliriz. Flashback sinemada aynı zamanda karakterlerin gelişimini ve yaşamlarındaki büyük kırılma anlarını göstermek açısından oldukça işlevseldir. Burada da özellikle, esas karakterimiz olan Lee’nin travma öncesi ve sonrası yaşamındaki büyük değişimi görürüz.” Filmin öne çıkan bir başka biçimsel özelliğinin, gerçekçi olmaya özen göstermesi olduğuna dikkat çeken Kaya, yönetmenin yapaylığın her türlüsünden kaçınmaya çalıştığını ve gündelik hayatı olabildiğince kendi doğallığı içinde yansıtmak istediğini vurguladı. Küçük kusurların ve önemsiz görünen detayların başarılı şekilde beyazperdeye aktarıldığına dikkat çeken Kaya, filmde bir yandan acı dolu, travmatik hadiseler vuku bulurken, diğer yandan gündelik hayatın olağan şekilde devam etmesindeki ironiyi minimalist bir tarzda ortaya koymasıyla filmin benzer konulardaki diğer filmlerden başarılı bir şekilde ayrıştığına işaret etti: “Filmin, tür olarak bir dram filmi olmasına rağmen, kesinlikle bir melodram olmadığını söylemek gerekir. Acı, travma ve bunlarla mücadele filmin merkezi teması olmakla birlikte, yönetmenin bunları ajite etmeden, olduğundan daha fazla duygusallaştırmadan aktarmasıyla izleyicide gerçeklik hissini uyandırdığı söylenebilir.”

Filmin konusunu kısaca özetleyen Kaya, insanların tarih boyunca her zaman büyük acılara maruz kaldığını, esasında insanın dünyada bulunuşunun bizatihi travmatik olduğunu vurguladı. Bu açıdan filmin evrensel bir temayı işlediğini ve konu olarak hiçbir orijinallik taşımadığını ifade etti. Ancak filmin aşina olduğumuz bir temayı varoluşsal, psikolojik ve kültürel bağlamlarda karakterlerin sahiciliği ve olay örgüsü ile gündelik hayata yalın bir gerçekçilikle anlatabilmiş olması nedeniyle, üzerinde konuşulmayı fazlasıyla hak eden bir film olduğunu vurguladı. Filmi iki farklı düzlemde analiz eden Kaya, öncelikle karakterlerin psikolojik tahlillerini yaparak travmayla baş etme yöntemlerini tartıştı. Filmin esas karakteri Lee’nin travma öncesinde neşeli, şakacı, arkadaşlarıyla birlikte vakit geçirmeyi seven, içkiye düşkün, mutlu bir aile babası olduğunu vurgulayan Kaya, yaptığı bir hata nedeniyle çocuklarının yanarak ölmesi sonucunda Lee’nin ölmeden toprağa girmiş bir adam olarak hayatını sürdürdüğünü ifade etti. Sadece nefes alan, asgari düzeyde hayatta kalan, ancak hiçbir yaşamsal belirti vermeden kendisine bu dünyada eziyet çektirerek yaşayan Lee’nin, kendisinden nefret ettiği için hiçbir insanla sağlıklı bir iletişim kuramadığını belirtti. Kısaca Lee’nin travmasıyla ve acısıyla yüzleşemediği sonucuna ulaşan Kaya, Lee’nin yaşadığı hadiseyi kalbinin derinliklerine gömerek kendisine kefaret olarak dondurulmuş bir hayatı seçtiğini vurguladı. Amcası Lee’nin tutumunun aksine Patrick’in babasının ölümünden sonra hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye çalışmasını, hayatın içine dalarak acısını unutma çabası olarak yorumladı. Patrick’in sürdürdüğü sosyal faaliyetlerle ve ilişki kurduğu kız arkadaşlarıyla sahici bir temas kuramadığını ifade eden Kaya, bu açıdan farklı şekillerde de olsa Patrick’in tıpkı amcası gibi yaşadığı travmayla yüzleşemediğini vurguladı. Patrick’in babasının ölümünün ardından yaptığı en içten davranışın, annesiyle yeniden irtibat kurmak olduğunu ancak o kapının da kapanmasıyla ebeveynsiz kalan Patrick için bir çıkış yolunun ufukta görünmediğini ifade etti. Lee’nin eski eşi Randy’nin, acısıyla ve kendisiyle yüzleşme cesareti olan tek karakter olduğuna dikkat çeken Kaya, Randy’nin yeniden evlenerek bebek sahibi olmasının, hakiki bir yas tutma sürecinden geçtiği şeklinde yorumladı.

“Çağdaş kültürün temel niteliklerinden biri, ölümle yüzleşememesi

Son olarak filmi kültürel ve toplumsal bir bağlam içerisinde yorumlamaya çalışan Kaya, şu ifadeleri kullandı: “Filmin temel konusu olan travma ve onunla başa çıkmak yalnızca psikolojik ve kişisel düzeyde ele alınmaması gereken bir meseledir çünkü bizler travmalarımızla baş etmeye çalışırken, gündelik pratiklerimizi ve davranışlarımızı düzenleyen ve şekillendiren kültürel ve toplumsal bir bağlam içerisinde hareket ederiz. Dahası içinde yaşadığımız kültürel ve toplumsal bağlam, özellikle kriz ve travma anlarında temel bir referans kaynağı olarak bizlere ne yapmamız ve ne yapmamamız gerektiği konusunda bir tutum ve davranışlar seti sunar.”

Amca Lee ve yeğen Patrick’in denize açılmasıyla başlayan filmin yine aynı mekânda ve aynı karakterlerle sonlandığına dikkat çeken Kaya, Lee’nin açılış sahnesindeki özgüveni ve mizahıyla seyirciyi selamlaması ile kapanış sahnesindeki neşeden ve iddiadan yoksun duruşunu karşılaştırdı.  Bu sahnelerde mekân olarak seçilen botun modern insanın içinde yaşadığı çağdaş kültür olarak, tehlikelerle dolu bilinmeyen denizin ise insanın yazgısı olarak yorumlanabileceğini ifade etti. İnsanlara refah ve güvenceli bir hayat sunan çağdaş uygarlığın aslında oldukça kırılgan bir zemine sahip olduğunu vurgulayan Kaya, şu ifadeleri kullandı: “Bizler farkında olmasak da esasında bir buzun üstünde yürüyoruz ve bu dünyanın acılarıyla, travmalarıyla, bela ve musibetleriyle karşılaştığımızda içinde yaşadığımız çağdaş kültür bize sahici tutamak noktaları sunamıyor. Hayatın insanın bütünüyle kendi kontrolünde olamayacağına işaret eden, olmuş ve olacak olan her şeyi bir hikmete bağlayan bir inanç olarak kader fikri kaybedildiğinde, dünya hayatının o karanlık dehlizleriyle ve travmatik taraflarıyla karşılaştığımızda tamamen savunmasız varlıklara dönüşüyoruz. Çağdaş kültürün temel niteliklerinden biri, ölümle yüzleşememesi, ölümü sakınılması ve konuşulmaması gereken bir karanlık ve gri bölge olarak işaretlemiş olmasıdır. Ölüm hayatımızdan itinayla uzaklaştırılıyor. Ölüm, bütün tabuları yıkan çağdaş kültürün en büyük tabusu olarak karşımıza çıkıyor.” Filmin çağdaş kültür ve Amerikan toplumu hakkında önemli ipuçları barındırdığına dikkat çeken Kaya, bu açıdan filmde karakterlerin tutum ve davranışları ile aralarındaki ilişkilerin karşılaştırmalı kültürel bir bağlam içerisinde tartışılabileceğine işaret ederek konuşmasını sonlandırdı.